AĞAÇSARAY KÖYÜ (Pağanik-Pağnik)
Etrafında bol miktarda çam, meşe ve ardıçın bulunduğu ağacı bol Ağaçsaray, hayli yüksek irtifadan, Başyurt Tepe’sinin yamacından nazar ediyor alemi. Güneş karşısındaki Karadağ’ın zirvelerinden tebessüm edip uyandırıyor ilk ışıklarıyla bu köyü ve günboyu ısıtıyor da bu köyü aynı zamanda. Aza Bayram DÖNMEZ, eski isminin köyün bu rakımda kış aylarında sıcak olmasından dolayı “hamam” manasına gelen Pağanik olduğunu ifade etti. Kıble istikametindeki Mehmet Komunun Sırt çizgisinden ufku kaplayan, zirveleri daim karlı Munzur Dağları ise sınırı olmayan bir tablo manzarası gibi uzayıp gidiyor bilinmezlere doğru.
Tahrir Defterlerindeki kayıtlara göre, bu köyün 1568 de 30 hane olduğu, buğday, arpa, darı, pamuk, bal ve bostan ürünlerinin yetiştirildiği ve bunların vergi hasılınında aynı yıl için 6 000,1591 yılı için 9800 akça olduğu tesbit edilmiştir.
İlçe merkezine 27 km olan köy bir vakitler 50 haneye kadar çıksa da, şimdilerde yaz aylarında 40, kışın 15 haneye kadar düştüğü oluyormuş. Vaktinde İstanbul’a verdiği göçlerle giden köylüleri şimdi 340 haneye ulaşmış orada. İstanbul’da başkanlığını İrfan BİRDAL’in yaptığı “Ağaçsaray Köyü Kalkındırma Derneği”ni 1954’de kurmuşlar.
Köyün altında, Çukurlar ve Kozlar tarlaları, Karşıkoz Dere’sinin öte yanında Karşı Tarlalar ekilip biçildikleri o eski günlerin hasretiyle hali ve boş bir vazıyette duruyordu. Köyün içme suyu Gülan Dağının dibinden çıkan Hurptik’ten, sulama suları ise Kızıl Tarlanın Dere ve Bendin Dere’den geliyormuş. Şimdi de Allon Dere’sinden bunlara takviye bir su daha getirdiklerini eskinin kıdemli muhtarı Ali BİRDAL söyledi.
Köyün camisini ilk olarak Kemah Beyleri yaptırmışlar. Daha sonra 1944 de eski cami ihtiyaca cevap vermediğinden yenisini inşa etmişler. 1936 da açılan köyün ilkokulu, 1987 de öğrenci yetersizliğinden dolayı kapanmış. Eskiden 1500 davarları olduğu vakitlerde Eşme Yaylasına çıkarlarmış. O günler çok eskilerde kaldığı için, bu yayladaki buz gibi Dağınpınarının soğuk suyunu anarken bile Ali Emmi’nin dudakları çatlıyordu. Bu hasret ve hareretin hatırına, ikram edilen birer bardak ayranı afiyetle içip, mamur ve bakımlı evleriyle Ağaçsaray’ı asırlardır bağrında tutan Ağdaş ve Gıznavart sırtlarına emanet edip, Fukara Yazı’nın Kasım sıcağında ayrılıyoruz.
Köyün Sınırları: Doğusu: Gülen Çayı, Batısı; Pekeriç, Gülen Dağı, Kuzeyi; Gülen Çayı, Güneyi; Gedik Ali Deresi
ÇALIKLAR KÖYÜ
Çayırların Başı Tepesinin altındaki derenin Güney yamacına kurulan, çoğu sahipsizlikten viraneye dönmüş evlerin bulunduğu bu köye geldiğimizde “Er Kişiye” tesadüf edilmemiştir. Gerçi bunda Refahiye pazarına denk gelen bir Perşembe günü gelmiş olmamıza bağladı köyün hanımları. Döne DEMİRHAN ve Kıymet ARMAĞAN hanımlar, köylerinin eskiden 35 hane olduğunu,ş imdi ise 3 hane kaldığını, kalanların da 250 koyun ve 15 sığırın başında ömür tükettiklerini söylediler. 1967 de açılan köyün ilkokulu, öğrenci olmadığı için 1992 de kapanmış.
Ellerindeki “İğ’leriyle”zamanın hertürlü iktisadi rantablite ve maliyet kanunlarına meydan okurcasına, bileklerine sarılmış yünleri ipe dönüştürmek için iğlerini habire döndürürken bize de malumat veriyorlardı bir yandan umursamaz bir tavırla. Bu ipleri de, kar yağdığında aşağıdaki çeşmeden eve su taşırlarken giyecekleri yün çorap yapacaklarını, söylerlerken de, Boğa Çayırındaki çamlıklarının içinden bir kaya TC Hükümeti’nin temsilcisinin üzerine doğru yuvarlandı da, Allah’tan Yavuz’un çekmesiyle mümessili kurtardık.
Köyün Sınırları: Doğusu; Hınzoru Çayı ve Hodun Hanı, Batısı; Cevizli Dere, Küçük Kedek sırtı, Topal Eyyüp veTaşlıkıran, Kuzeyi; Cevizli Dere, Aktepe, Karataş ve Mırtonun Hase, Güneyi; Refahiye Şose Yolu, Talan Yurdu ve Eşek Meydanı.
KAYABAŞI KÖYÜ (Terkiloh)
Kemah’ın İliç tarafındaki en son köyü olup, sayısız derelerin, tepelerin üzerinden döne döne, kıvrıla kıvrıla devam eden 60 km stablize bir yolla ilçeye bağlı olmasına rağmen, ulaşımını daha ziyade Güllübağ Tren istasyonundan vakitli vakitsiz geçen banliyö ve marşandislerle yapmaktadır.
Bu güz mevsiminde “Sonbaharını Yaşayan Köylerimize” olan ziyaret zincirine 68. halka olarak ilave etmek için, gecenin yorgunluğundan henüz yeni uyanmaya başladığı sabahın erken vaktinde, Kemah’tan “Bizim Kervan” yola çıktı. Bugünkü kervanın mihmandarı köyüne aşk derecesinde olan muhabbetiyle sabahın seherinde Erzincan’dan kalkıp gelen Camcı Hamza Usta idi.
“Az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik” emsali, nice dağların ve tepelerin etrafında “Bir Pervane gibi semah yapa yapa” bütün Fırat Vadisine ve Munzurlar’a nazır bir tepenin üstünde, tek başına soğuk kış gecelerine, uzun günlerin Ağustos güneşlerine “Bir Eyyüb Sabrıyla” tahammül eden Kazgan Ardıç’ının yanından geçerek Harep Mevkisine geldik. Rehberimiz burasının çok eski devirlerde bir yerleşim yeri olduğunu, peylerin ve bir kilise kalıntısının olduğunu söyledi. Hemen altındaki yamaçta, vadiye doğru bir burun gibi duran “Kale” dedikleri bir kaya var. Burası için “Kale’nin karşısında, karşısının da karşısında Sarıtaş’ın altında yedi kulplu bir kazan varmış, bul da paylaşalım” dermiş köylüler.
Haneg Mezarlığı’nı geçerek, 1952 de açılan ve 1990 dan beri kapalı olan köyün ilkokuluna geldik. Okul, mamur ve bakımlı haliyle tekrar öğrencilerin “Paydos Zamanları’nın” çocuk çığlıklarıyla yaşadığı hergünkü o mutlu demlerine kavuşma ümidiyle, yukarıdan köyü bekliyor ve gözlüyordu. Hamza Usta,yıllar evvel gönderdiği ve Çanakkale’li bir hocanın da dikip-yetişitirdiği birer fesleğen kadar güzel çam fidanlarını okşayıp severken, İbrahim Müdür de 27 yıl önce “Muallim Vekilliği” yaptığı mektebine gelmiş olmanın mutluluğuyla ”Heygidi günler ve yıllar” der gibi kah pencereleri sürmeli eski okuluna, kah köye doğru bakıyordu.
Köyün içinden aşağıya doğru inerken, bir evin avlu duvarının üzerinde, bakışlarından çok uzaklara, belki mazinin acı tatlı hatıraları içinde bir gezinti yaptığı anlaşılan 100 yaşındaki Senem Nine’ye rastgeldik. Hatta belki de, şimdi daha derman vermeyen ayakları ve kollarıyla gençliğinde bindiği, kişnetip şahlandırdığı küheylanlarıyla uçup gittiği bu dağlardaki o eski günlerinin hayalinde yaşıyordu bu Anadolu Kadını. Bir asır yaşamış olan bu pir-i fani eli öpülesi Nine’mizle hasbihal ve hal hatır ettikten sonra hayır dualarını alıp, Muhtar’ın evine yöneldik.
Köy, Derviş’in Tepe’nin altındaki Cami Deresi’nin iki yanına doğru kurulmuş. Köyün yan tarafında Sırık Taşı, orta yerine doğru da Taşınbaşı denen kayalar var. Köy, Pur ve Taş mahalleleri olmak üzere iki mahalleden oluşuyor. Pur Mahallesi, ismini ilerisindeki Kıloziğin Tepe’nin yamacındaki karbeyaz renkteki, çok uzaklardan bile farkedilebilen purdan almış.Köy “Kayabaşı” ismini de herhalde böyle taşların ve kayaların arasında kurulmuş olmasından almış olsa gerek dedi, Muhtar H.Feramuz KONDUL.
Eskiden 150 hane olan köy şimdi 30 hane kalmış. Güllübağ İstasyonu, buranın bir mahallesi olup 8 hane de orada oturuyormuş. Köye ilk yerleşenler; Taşdemirler ve Kondullar ezbetleriymiş. Gurbetçilik ta Yeniçerilerin bulunduğu Padişahlık Zamanları’nda başlamış. O zamanlarda gidip yerleşen ve iyi mevkilere gelen adamları varmış. Hüseyin Ağa, kendisi Karaköy’de bir çeşme yaptırmış mesela. Ancak daha sonra oradan yol yapılırken bu çeşmeyi yıkmışlar. Musagiller Sülalesi’nin gemileri varmış işlettikleri. Şimdi İstanbul’da 200 haneye ulaşmış köylüleri. Başkanlığını Ali TAŞDEMİR’in yaptığı “Kayabaşı Köyü Kalkındırma Derneğini” 1961 de kurmuşlar.
Dervişin Tepe’de Nasufoğulları’ndan Şıh Ahmed’e ait bir türbe varmış. Merhum Hasan GÜNERAY’ın 1963 de diktiği ve şimdi bir orman haline gelmiş çamların bir yüzünü kapladığı Sivri Tepesi’nde Kıbrıs Evliyası dedikleri bir zata ait mezar varmış ve burası bir Ziyaret’miş. Eskiden her sene Haziran’ın 26 sında bütün haneler birer kuzu alıp, burada kurban ederlermiş. Bunlar yenilip, dağıtıldıktan sonra dualar okunur ve ziyaret tamalanırmış. Bu çevrede bulunan “ahbab 4 ulu ardıçtan” ikisi bu tepenin iki tarafında, üçüncüsü Plot Gölü’nün yanında, diğeri de Gazgın Ardıcı.
“Küffar Zamanı’ndan ”kalma, Cenk Deresinde, Harhorikde, Dere Karşısında, Kalavankda ve Merk Mevkisinde kilise kalıntıları ve peyleri varmış. Yine aynı dönemde köyün yanındaki Sırık Taşındaki tepede bir Yeldeğirmeni varmış ve köylü o mevkiye bugün bile hala “Yeldeğirmeni” diyormuş.
Fırat kıyısında Kalavank’da daha yakın zamanlara kadar çalışan bir su değirmeni varmış. Eskiden köyde 6 000 davar ve 400 sığırla hayvancılık yapılıyormuş, ama şimdi 600 davar ve 70 sığır kalmış otuz hanenin hepsinin.
Şimdiye kadar kaç kez dolup boşaldığını bilmediğimiz tarihi hayli eskilere giden ve yine bir boşalma dönemi yaşayan bir çok köyümüz gibi, Güz’ünü yaşayan Kayabaşı’nı da, sert esen ve donduran Güz ayazında kimisi yıkılmış virane evleriyle başbaşa bırakıp, köylülerle okulun yanında bir hatıra resmi çektirdikten sonra “Elveda”deyip ayrılıyoruz.
Köyün Sınırları: Doğusu; Aluğun Sırt, Keban Tepe, Purçukuru ve Kapılıçukuru, Batısı; Faltaşı, Harabeler, Kamışlı Boğaz, Uzunsırt ve Küçükburun, Kuzeyi; Degüzün Sırtı, Sandıktaş, İninkel ve Kaba Arduç, Güneyi; Fırat, İğdelerin Düz, Geyik Tarla ve Dalakların Sırt.
Yukarıda Belirtilen Yazı Yanlış Olmasa Bile , Eksik Ve Mevki İsimleri Yanlış Belirtilmiştir ;
ERZİNCAN - KEMAH Kayabaşı (Tirkülah) Köyü Kuruluş ve Yerleşim Hakkında Genel Bilgi Kayabaşı (Tirkülah) Köyü 1516 'da ıssız ve viran durumda olduğu tespit edilip , Yavuz Sultan Selim'in başlattığı Alevi katliamından etkilendiği görülmüştür . 1530'da 1 hane , 5 kanık , 1 imam , 1 nökerzade , 2 zaviyedir . 1568'de 6 hane , 4 mücerret , 1 imam , 5 muhassıl , 2 duagüy , 1591'de ise 7 hane , 6 kanık bulunan ve Müslüman nüfusu olan Kayabaşı'nın (Tirkülah) anayol üzerinde bulunmasından dolayı ahalisi , gelen geçen yolculara hizmetle görevlendirilmiş ve bu hizmetleri karşılığında Av Arazi Divaniye ile Tehaidi Örfiye vergilerinden muaf tutulmuştur . Kayabaşı yukarıda belirtildiği gibi anayol yani İpek Yolu üzerinde olup , geçmiş zamanında gelişmiş bir yerleşim birimiydi .
Köye (Tirkülah) ilk yerleşen Derviş uhdesinde olduğu bilinen Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi şeceresinden gelen , soyu Hz. Ali (r.a.)'nin oğullarından Muhammed el-Haneti'ye dayanan NASIFOĞLU Şeyh Ahmed 'tir (Derviş Baba) . Kayabaşı 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda birçok şehit vermiştir . 1939 Erzincan Depremi'nden nerdeyse hiç etkilenmeyen Kayabaşı , Cumhuriyet Dönemi'nden itibaren göç veren bir köy olmuştur . Öyleki , 1952'de devletin ve köy ahalasinin yardımıyla yapılan köy okulunun , öğrencisi bulunmadığından 1990 yılından beri kapalı tutulmaktadır .
Şu anda köyde 1 okul , 1 Cem Evi , 2 Camii , 33 + 8 hane , 3 ziyaretgah bulunmaktadır (+ 8 diye nitelendirilen hane sayısı Güllübağ Tren İstasyonu mevkinde bulunan 8 hanedir) . Köy tam bir Evliya Ocağı'dır . Köyde bulunan ziyaretgahlar şunlardır ; Dervişin Tepe'de bulunan Nasıfoğlu Şıh Ahmet Tekkesi , köyün yanındaki Sivrinin Tepe'de Kırgız Evliyası denilen , Sivri Baba adlı zatın kabrinin olduğu Sivri Baba Türbesi , 3. ziyaretgah ise Kayabaşı (Tirkülah) Köyünün yaklaşık 40 - 50 km uzunluğundaki dolanbaçlı yolunun sonunda , köyün girişinde bulunan Gazgan Ardıcı'dır . Bu Ardıcın ziyaret edilmesinin sebebi , bu ulu ardıcın dilek ağacı olarak görülmesidir.
Köyün yanındaki volkanizma sonucu oluşmuş , volkan konisi ve koninin içinde krater gölü bulunmaktadır . Bu gölün yüz ölçümü 8800 m2 derinliği ise 750 metreyi aşkındır . Gölün suyu acı ve mineral bakımından zengindir . Kayabaşı köylüleri bu göle uyuz gölü diyorlar . Bunun sebebi köylüler sürülerini uyuz olunca bu göle sokarlarmış . Bu gölün gerçek ismi Pılat Gölü'dür . Eskiden köyde 6500 davar ve 500'ü aşkın sığır var olduğu söylenir , şimdi ise 500 davar 80 sığır var . Kayabaşı (Tirkülah) Köyü'nün mahsulleri buğday , arpa , darı ve baldır . Köye ulaşım 2 yoldan sağlanır , birincisi Erzincan 55. Karayolu'na bağlanan 50 km lik yol ile , ikincisi ise Demiryolu'yla Güllübağ Tren İstasyonu ile yapılmaktadır .
Eski bir yerleşim birimi olduğu için , köyde harabeler ve tarihi kalıntılar bulunmaktadır . Buda Kayabaşı'nı defineciler tarafından çok cazip bir köy haline getiriyor . Bu kalıntılar arasında eski bir kilise kalıntısı bulunmaktadır . Fakat bu kalıntı için hala arkeolojik araştırmalara başlanılmamıştır . Köyün definecilere cazip gelmesinin bir diğer sebebi ise ortaya atılan efsanelerdir . Köyün mevkii olan ''Kale'' adlı bölümde tarihi kalıntılar bulunmaktadır . Bu durumda Kale'yi önemli define arama merkezi yapıyor . Kale hakkındaki bir efsane şöyledir ; ''Kale'nin karşısında , karşısının karşısında , Sarıtaş'ın altında 7 kuplu kazan , içinde dolu altın ''diye söylenir . Kayabaşı Köyü'nün komşuları Doğuda Yahşiler , Batıda Boyalık , Güneyde Atma köyleridir . Tam yanında akan Karasu ve boylu boyunca uzanan Munzur Dağları ile etrafından iyice uzaklaşan köy , böylelikle etrafdan gelen çeşitli akım ve seferleri takip etmiş ve gerektiğinde kendini savunmaya almıştır . Bunun sebebi de Anadoluda başlayan ''Alevi Kırımı''ndan korunmak istenmesidir . Köyün gerçek ismi Tirkülah'dır . Ama halk arasında söylenene söylenene ''Terkiloh'' olmuştur .
1960 yılında köyün adı değiştirilerek ''KAYABAŞI'' adı verilmiştir . 1961'de ise Hüseyin Karslı , İbrahim Karslı ve Hüseyin Parla önderliğinde ''Kayabaşı Köyü Kalkındırma Derneği'' kurulmuştur . Her sene Haziran'ın son haftasında Sivri Baba Şenlikleri yapılır . Şenliğe üst düzey yöneticiler , bölge komutanları ve çevre köy halkı katılır . Herkes kurbanını keser ve ziyaretini tamamlar . Kayabaşı Köyü'nün ahalisi konuksever insanlardan oluşmaktadır . Eğer yolunuz Kayabaşı'na düşerse ne kadar kalırsanız kalın , geçirdiğiniz günün tadına doyamayacaksınız ve köyden ayrılmak istemeyeceksiniz .
Araştırma : Zeynel - Ahmet PARLA
Hazırlama: Caner Can PARLA
DOĞAN KÖYÜ (Tortan)
Sabah güneşi Munzurlar’ın üzerinden doğduğunda, Karadağ’ın eteklerindeki bu köyü görürmüş ilk olarak. Bu nedenle “Doğanköy” ismini almış köyleri. Eskiden 73 hane olan köy, şimdi 28 haneye düşmüş.1950 de eğitim ve öğretime başlayan köyün ilkokulu 1990 da öğrenci azlığından dolayı kapanmış. Muhtar Gülağa DEMİRBAŞ sadece İstanbul’da 138 haneleri olduğunu söyledi. stanbul’da başkanlığını Mustafa KAÇMAZ’ın yaptığı “Doğan Köyü Kültür ve Yardımlaşma”derneği, yeni kurmuşlar, köylüler arasındaki dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamak için.
Göçler nedeniyle, Acemoğlu mevkisinden itibaren, Aşağı Çoban Bakan,Yukarı Çoban Bakan, Uzunçayır, Kuru Pınarı,Tortan Sırtı tarlaları, ekilip biçildikleri zamanlara ve saban demirine hasret bir halde bomboşdu. Karadağ’ın buz gibi berrak soğuk suları Kurban Pınar’ından çıkıp, çok uzun zamanlardan beri Cindere’nin üst sırtlarına tutdurulmuş yeşillikler içindeki bu şirin köye hayat veriyormuş. Köyün eski kurulduğu yer çok dik bir yamaçta olduğu için, yeni yapılaşma Tortan Sırtına doğru kayıyor. Zaman zaman heyalan ve yukarıdan kayalar yuvarlanıyormuş köyün üzerine.
Eski köyün orta yerinde, kubbesi ve dış cephe duvarları hala ayakta çok eski bir kilise var. Tapu Tahrir Kayıtlarında köyün,1516 da 9 hane,1568 de 27 hane olduğu, mahsullerini buğday, arpa, darı, pamuk, şıra, bal, meyve ve bostan ürünlerinin teşkil ettiği, vergi hasılının 1516 da 5 000,1568 de 10 000,1591 de ise 18 700 akçadan ibaret olduğu tesbit edilmiştir. Köyün, Karadağ’ın öteki yüzünde, Sıropil mevkiinde soğuk suların çağladığı, rengarenk yeşillikler içinde birkaç mevsimin birarada yaşandığı, diğer üç komşu köyle müştereken kullanıldığı tabiat harikası bir mezrası da varmış. Şimdi gidemedikleri bu yerleri anlatırken buğu buğu hasret tütüyordu köylülerin gözlerinden.
Köyün Sınırları:Doğusu; Bulanık dere, Acemoğlu ve Pordi sırtı,Batısı; Yatakların Batı sırtı,Yukarı Çoban Bakan ve Eski Şose, Kuzeyi; Üç Kardeşler ve Karadağ, Güneyi; Fırat Nehri.
AKBUDAK KÖYÜ (Hınzoru)
Köy, Sakaltutan ve Beledinden toplanıp gelen Hınzoru Çayının açtığı vadinin güney yamacına kurulmuş İlçe merkezine 35 km uzaklıkta. Köyün yanında Kapı Önü,çayın diğer tarafında da Ötegeçe tarlaları var. Muhtar, köyünün eskiden 40 hane olduğunu, yaz aylarında 20 ye çıksa da kışın hepsini toplasan 10 hane zor ettiğini söyledi. 1955 de açılan köyün ilkokulu 1991 de kapanmış. 20 yıl muhtarlık yapmış kıdemli Dursun Ağa, köyün isminin arkasındaki ve karşısındaki sırtların beyaz topraklı olmasından dolayı Akbudak; dendiğini ve köyü ilk kuranların, bu diyarlara gelen üç kardeşten biri olan Köroğulları olduğunu söyledi. Kardeşlerden biri Erzincanın Göyne Köyüne, diğeri de Refahiyenin Cenkeri Köyüne yerleşmiş. Köyün belli başlı sülaleri ise, Elagözler, Karayiğitler, Altınoklar, Sevimliler, Mutlular ve Musallar.OCAKLARMIŞmış.
Eskiden 1500 davar ve 150 yi geçkin sığırlarıyla Beledin ve Zurnacık yaylalarına çıkarlarmış. Ama şimdi köyün, 40 sığırı ve 9 atı kalmış hayvan olarak. Gurbetçilik burada çok eskiden, ta Padişahlık zamanlarında başlamış. İlk gidenler daha çok inşaat işlerinde çalışmışlar. Cerrahpaşa Hastanesinin temelini bile bu köylüler atmış. O kadar ki hastane yerinin bile nasıl tesbit edildiğine kadar teferruatları anlatıyorlar: O zaman İstanbul çok küçük olduğundan buralar hep boş araziymiş, üç ayrı yere et asmışlar ve beklemişler. Bir zaman sonra kontrol ettiklerinde, buraya asılan etin en az bozulduğunu görmüşler ve onun üzerine hastaneyi buraya inşa etmeye karar vermişler. Yukarı kesimlerinde tabii alabalığın da bulunduğu Hınzoru Çayının üzerinde bugün çalışmayan Bahçeler Değirmenine ve Karşı Değirmene çevre köylerden un öğütmek için gelirlermiş eskiden. Tarihi olarak hayli eski olan köy eskiden bir merkez hükmündeymiş. Kalecik mevkisinde bir kilise kalıntısı hala belliymiş.
KÖYÜN SIRLARI:Doğusu; Alamelik Çayı, Batısı; Haskamışlı Dere, Hınzoru Çayı ve İğdeli Dere, Kuzeyi; Gözeler, Cevizli Dere, Aktepe, Karataş ve Büyükçay, Güneyi; Haskamışlı Dere, Çay ve İğdeli Dere Kalecik Kalesi
Kaynak:www.akbudak.net
(Kemah-Akbudak Köyü)
Kemah’ın 50 km kuzeyinde bulunan Akbudak köyü’nün 4km kuzeydoğusunda, Ziyaret tepenin batısında yer almaktadır. Akbudak çayı kalenin kuzeyinden başlayarak doğusunu dolaşmaktadır. Kale çaydan 50m. yüksekte doğal bir tepe üzerine kurulmuştur. Dağların vadiye açıldığı boğaza kurulan kale savunma amaçlı yapılmıştır. Kaleden elde edilen keramik verilen Ortaçağa aittir.
“ERZİNCAN / KEMAH BÖLGESİ-2003” Doç. Dr. Alpaslan CEYLAN
AKÇA KÖYÜ (Uru-Uruh)
Daha evvel Boğaziçi Köyü’nün bir mezrası iken,1945 yılında müstakil bir köy olan Akça, ilçeye 13 km mesafede Fırat vadisindeki köylerden biri. Köy,Taşın Başı tabir edilen yalçın bir kayanın alt tarafına, iki derenin (Kuşağın Dere ve Parkınzor Dere) arasına kurulmuş. Köyün hemen dibinden başlayan Sırtüstü tarlaları ve daha aşağıda Fırat kenarında Çay Tarlaları köyün ekilip biçilen münbit toprakları. Köyün üstündeki bu kayadan zaman zaman büyük parçalar düşermiş. Onun tedirginliği ve tehlikesini, köylülerden Arif ARGUN köy “Mazallah’da duruyor efendi” deyip bir güzel resmediverdi bize.
Köy, dağın güney yamacına tutdurulduğu için, Gün kendilerine karşı her zaman cömert davranırmış. Etrafda kara bir noktanın dahi görülemeyeceği kadar, her tarafın karla kaplı olduğu karakışlarda, zemherilerde bu köyü kar tutmazmış. Hele ufkundaki geniş ve derin vadisi, Karatepe’nin üzerinden uzaktaki Koçkar Dağı’nın heybetiyle, zirveleri daim karlı, Munzur silsilesinin oluşturduğu manzara Kemah’ı bile kıskandıracak kadar efsunkar ve büyüleyici.
Tahrir Defter’lerindeki kayıtlara göre, köy 1568 de 21 hane,1591 de 41 hane olup, mahsullerinin buğday, arpa, darı, pamuk, meyve, bal, şıra ve bostan ürünleri olduğu ve 1568 de 5 643,1591 de 11 200 akça gelirinin olduğu tesbit edilmiştir. Burada 1516 tarihinde 2 adet değirmen olduğu zikredilmekle beraber, daha sonraki defterlerde bu değirmenlerden bahsedilmediği görülmektedir. Eskiden 40 hane olan köy, bugün 9 haneye düşmüş, onlarında çoğunun hane sahipleri kışın İstanbul’a gittiğinden köyde 3 hane kalıyormuş.1965 de açılan İlkokul, 1983 yılında kapanmış.İstanbul’da 48 haneleri varmış.
Köyün en yaşlısı olma kıdemiyle Salih Dayı, Çay Tarla’larında pamuk ekildiği zamanlara yetiştiğini söyleyerek, bir yönüyle Tahrir Kayıtlarını te’yid ediyordu. Köyün içme suyu, Göller Muhitinden, sulama suyu ise Gölkaynak’ın altındaki Emiri mevkisinden geliyormuş. Karşı tepelerin üstünde bir şahdamarı kopmuş gibi dört tarafı kan rengine boyayan akşamın kızıllığının çekilmeye başladığı vakitte, bir yanda gurub eden güneşi, bir yanda da sonbaharını yaşayan Akça’yı, sararmış yapraklarıyla başbaşa bırakıp ayrılıyoruz Halil Bey’le.
Köyün Sınırları: Doğusu;Sinor Çayını takiben Balbu ve Karadağ ,Batısı; Direk taşı takiben Kara tepe ve Körpınar, Kuzeyi;Caddeyi takiben Toptaşlar ve Harami Gediği, Güneyi; Fırat.
AKTAŞ KÖYÜ
Akbudak Köy Çeşme’sinin önünden, eğerlenmiş 4 adet küheylana( 2‘si kırat, 2si al at) atlayıp, çifteleri takınmış halimizle Yörük Ali Efe ve Kızanlarının seyrü sefere çıkışları gibi, Aktaş’a doğru bir hareketimiz var ki düşman çatlatırdı. Hatta bu halimizi gören, eski muhtar bile dayanamayıp atını hazırlatıp arkadan Ötegeçe Tarlaları civarında bize yetişti. At sırtında, ard arda Hınzoru Çayının sesine karışan nal sesleriyle Karşı Değirmen Yıkıklarından geçip Ağdaşın Dereye doğru bir gelişimizi gören olsa uzaklardan, Malkoçoğlu ve üç cengaverini, komşu obaya baskın düzenleyen eşkiyaya karşı gidiyor sanırdı. Cevizlerin altındaki Hamperi yokuşuna sayısız “ S “ harfi çizerek çıktı atlarımız. Mezarlığın yanından, Ardıç kokan Ardıç tarlalarını ve Memiş Tarlalarını geçerek köye girdik. Köy, (ismini bu taştan almış olması kuvvetle muhtemel olup), azametli Aktaş Kaya’sının koltuğunda, etrafı çam ve ardıç ağaçlarıyla kaplı bir mevkiye kurulmuş. Yukarı tarafında, Binek Taşı ve Kurugöl Tepesi var. Köyün girişinde, Çakıldere, Gölönü ve Eşoğlu tarlaları, Hınzoru tarafından gelişde ise Hamperi, Ardıç ve Memiş tarlaları, tarımın yapıldığı münbit toprakları. Ceviz, elma , armutdan tutun, hertürlü sebze ve meyve yetişiyormuş bahçelerinde.
Köye ilk gelenler, Buyurmanlar, Ahmedoğulları ve Hayatalar sülaleleriymiş. Muhtar Mustafa BUYURMAN, eskiden 35 hane olan köyünün, şimdilerde 5 haneye düştüğünü, kışın kimsenin kalmadığı Merekler Mezrası’nda ise yaz aylarında 6 hane kaldığını söyledi. Hayvancılıkta hayli azalmış hepsi 100 davar, 20 sığır ve 7 tane de at kalmış hayvan olarak.
Köyün içme ve sulama suyu Karadere’deki gözelerden geliyormuş. Taş ve kerpiçten yapılı evlerin çoğunluğu viran bir vazıyette kaderine terkedilmiş bir haldeydi. 1961 de açılan ve 1985 de kapanan, Tümtepe’deki ilkokulları bile, en son depremde yıkıldığı haliyle tam bir enkaz görünümünde eski mamur günlerini düşünüp hüzünlenerek, mahzun ve mükedder bir halde köyü seyreder gibiydi. Muhtar İstanbul’da 300 haneye ulaşan köylülerinin ilgisizliğinden ve vefasızlıklarından yakınıp, ”Bir dernek bile kuramadılar daha” diyordu. Hamperi Pınarını “Ziyaret” kabül edermiş köylüleri. Dilek dileyip oradaki bir kuruyup bir yeşillenen Mahlep ağaçlarına çaput bağlarlarmış.
Köyün Sınırları: Doğusu; Kızıl Dağ, Topyolu ve Çimengediği, Batısı; Alamelik Çayı, Keşin Yolu, Taş ve Kırmızı Burun, Kuzeyi; Memiş Çayı ve Keşan Yolu.
AKYÜNLÜ KÖYÜ (Tığinkar)
Karadağ’ın bağrındaki Seğirbaba Tepeleri ile Serçe Düzü arasındaki bir avuç şeklinde duran mevkiye kurulan köy tamamen terkedilmiş metruk bir vazıyette. Çırolar Deresi’nin kuytusundaki bir zamanların 21 hanelik köyü, şimdi hayaletlerin barındığı harabeye dönmüş viraneleriyle, tütmeyen bacaları, yanmayan ışıklarıyla yüreğimizi dağladı. Muhtar Dursun KOÇER yakın zamanlara kadar köyde 13 hane oturduğunu, en son terör olaylarıyla köyde kimsenin kalmadığını söyledi. Köyün sakinleri ve sahipleri Beşsaray, Harabedi, Ulalar ve İstanbul’a dağılmışlar.
Köye bağlı aşağıda Fırat kıyısında Köprübaşı Mezrası olup, eskiden 4 hane olan, şimdi ise yalnız ve 1 tek hane olarak Haydar KOÇER’in kaldığı mezra da terkedilmiş durumda. Köyün Muhtarı Dursun KOÇER de Erzincan’da kalıyor.
Meralarında otlayan davarın yününe methiye babında "Akyünlü" ismi verilmiş köylerine. Eskiden 2 000 davar ve 100 sığır olduğu köyün kalabalık zamanlarında Munzur'daki Çiçoğlu, Varişengi ve Gülistan Taşı yaylalarına çıkarlarmış.
Karadağ'ın eteğinde Seğir Baba ziyareti varmış. Keramet sahibi ve iyi bir insan olan bu zat orada şehid olmuş ve mezarı çevrili olup halen oradaymış. Ahali eskiden Ziyaret'e giderler, lokma dağıtıp, erler, evliyalar ve gerçekleri çağırıp dilekte bulunup dua ederlermiş. Kort Mevkisinden gözlerindeki hayat ışığı çoktan kararmış bu metruk ve mahzun köye son bir kez daha bakıp, bir vakitler ne acıların, ne güzel mutlulukların yaşandığı gönlümüzü giran eden o viran evlere "Elveda" deyip, Akyünlü'nün sayfasını kapattık.
Köyün Sınırları: Doğusu; Kazankaya, Şatırbaba, Kakkonun Eştiği Sırt, Kahraman Yurdu ve Fırat, Batsı; Fırat, Bulanık Dere, Kamışlı Dere Sırtından yol ve Berge sırtını takiben Kazankaya’ya tashih edilmiştir. Kuzeyi; Fırat, Güneyi; Mağara Deresi, Gülcemal Pınarı, Kırmızı Burun ve Kazankaya.
ALP KÖYÜ (Alpuşi)
Erzincan-Kemah karayolunun 18.km de, hukuken hala bir nahiye merkezi olarak görünen bir köy. Eskiden 18 haneye kadar çıkan köy, şimdi 4 hane kalmış, fakat mamur ve bakımlı evleriyle bütün hanelerde kalınıyor zehabı uyandırıyor gelip geçenlerde. Köy, Beytahtı, Alucun Dibi ve Büyük Düz mevkilerinin çizdiği hattın alt tarafına doğru, Eskiraşol ve Tavginer Derelerinin arasında kalan, elma ve kavak ağaçlarıyla bezeli Köyönü bahçelerinin içine kurulmuş.
Sararmış Sonbahar Güneşi’nin solmuş ikindi ışıklarının Maksutuşağı üzerinden Ortadağa doğru vurduğu bir vakitte köye geldik. Dağın omuzundan aşağı açılmış adeta “Yedi kat yerin ağzı” gibi duran Cıdan Kabanı, ikindinin bütün hüzün ışıklarını yutmak için bekler gibiydi öte yakada. Hazandan bir tek yaprağı bile kalmamış, hepsi dökülüp gazel olmuş ağaçların arasından köyün içine girdiğimizde ne in, ne cin, ne de tüten bir baca vardı nazarımıza çarpan.
Sonunda bir vatandaş Hasan ÜSTÜNEL bulundu geldi bir yerlerden ve bizi Muhtar A.Gagıp KÜÇÜKKAYA’ nın hanesine götürdü. Kendisi İstanbul’da düçar olduğu bir dertten dolayı, hekim tavsiyesi üzerine Munzurların dağ havasını teneffüsle nekahet dönemini geçirmek üzere köyünde bulunuyormuş. Bir zaman sonra da tamamı zaten 4 er kişi olan hane reislerinden Muhtar, Oğlu, ve Mustafa KÜÇÜKKAYA geldiler.
Köyün yeri Sağıroğulları’ndan 1943 de 60 000 tl para karşılığında satın alınmış.T an Köyü’nden 11 hane gelmiş ve arazide buna göre 11 e taksim edilmiş ve o taksimat bugün bile arazide devam ediyormuş. İlk geldiklerinde, o vakitler Bey’in marabalarının kaldığı Eskiraşol’a yerleşmişler. 1947 de köyün şimdiki yerine yerleşmişler ve köyü kurmuşlar. Köydeki sülaleler; Şıhgiller, Çiğdemgiller, Bayatlar ve Mollakamiller. Gurbetle çok eskilerden tanışmış köylüler, hatta köyün yerinin parası bile İstanbul’larda kazanılan parayla ödenmiş. Şimdi İstanbul’da 40 haneleri varmış. Bunlar yaz aylarında bir sayfiye ve dinlenme yeri olarak köye geliyorlarmış. Gerçi bu, bakımlı ve hala görkemli olan evlerinden anlaşılıyor. Muhtar bir zamanlar beylere özentiden ve onları örnek alarak hanelerin konak şeklinde inşa edildiğini söylüyor.
Köy kadimden beri yol güzergahında olduğundan,(Bir zamanlar İpek Yolu’nun üzerinde) ayrı bir öneme haiz olmuş hep.Çok eskilerden beri Hanın Ardı denen yerde kervanların konakladığı bir han ve güvenlik için de bir karakol varmış.Ayrıca Beytahtı’nda Mağaranın üstünde de bir konklama yeri varmış zamanında.Bugün bile jandarmanın bir karakolu ve Çobandüzü Mevkiinde bir İç Güvenlik Taburu var hala yüzyıllar sonra emniyet için.
Köyün camisi 1957 de yapılmış, 1953 de açılan ilkokul 1996 da öğrenci yetersizliğinden dolayı kapanmış. Tren yolu buradan geçtiği için bir istasyon var. PTT acentesi ve Sağlık Ocağı hala faal.
Hatta bir zamanlar Meteoroloji İstasyonu varmış ama 1979 da kapanmış. En son nahiye müdürü Naim ŞENGÜL 1977 yılında ayrılmış nahiyeden ve bir daha da nahiye müdürü verilmemiş. Böylece 1958 de, Gamerik’den alınarak köylerine verilen nahiyelik fiilen sona ermiş. Köyün içme suyu 1966 da Koruyoluna ait Meryemana mevkisinden getirilmiş.
Fırat kenarında Eriklerin Dibi, Geçit ve Kavaklık tarlaları her tür sebze ve meyve yetiştirmeye elverişli tarlalarıymış. Arazilerinde Kuruyusuf Çayırı, Alpuşu, Eskiraşol, Osmanın Çeşmesi, Fesin Tepe ve Beytahtı’nda sular veçeşmeler varmış. Eskiden 900 davar ve 120 sığır var iken, şimdi sadece 25 sığır kalmış ellerinde.
Tahrir Defterlerinde köyün 1516 da 13 hane, 1530 da 14 hane, 1568 de 36 hane ve 1591 de 41 hane olduğu, mahsullerinin buğday, arpa, darı, şıra, bal, pamuk, meyve ve bostan ürünlerinden ibaret olup, vergi hasılının 1516 da 8 000, 1530 da 8 500, 1568 de 10 600 ve 1591 de 10 500 akçaya tekabül ettiği ve 1 de değirmen bulunduğu kayıtlarda geçmektedir. Ayrıca belgelerdeki ifade ile ”memerr-i nas ve mahuf” derbend olan bu köyün ahalisi derbent muhafazası hizmetini ifa ettikten başka, köy yakınında bulunan kervansarayın tamir ve bakımı ile de mükellef olup, bu hizmetleri karşılığında avarız- divaniyye ve tekalif-i örfiyyeden muaf tutulmuşlardı.
Eskiraşol’da büyük ve ulu bir meşe ağacı ziyaret kabül edilip, çevreden gelenler çaput bağlarlarmış, kurbanlar kesip dilekte bulunurlarmış.
Köyün Sınırları: Doğusu; Karnı Çayı ve Kul Yusufun Çayırı, Batısı; Tavginer Çayı, Ağanın Düzü ve Şoraklar, Kuzeyi; Alpuşu Pınarı, Tavginer Sırtı, Keşiş Tepesi ve Yol, Güneyi; Fırat Nehri ve Erzincan Şosesi.
ATMA KÖYÜ
Karşı ufku karlı zirveleriyle tamamen kaplayan Munzur Dağlarında, kara ve uzun kışların habercisi kara bulutların öbek öbek toplandığı kış arefesi bir günün ikindi sonrasında, Gediğin Sırt’tan köye baktığımızda gördüğümüz manzara, yürekler yareleyen ve pareleyen türdendi. Zira, “Biz gittiğimiz köylerin kahir ekseriyetinin Sonbahar’ını yaşadığını görüp hüzünlenirken, hazan yeli vurmuş gibi çatıları çökmüş haliyle viraneye dönmüş sahipsiz evleriyle bir kenara atılmış bu köy, çoktan Kış Mevsimini yaşıyordu. ”Bir zamanlar köyün, kadınlarınınsu doldurmak için başında sıra beklerken,köyün gündemini belirleyen fısıltılı muhabbetlerine kulak misafiri olmuş, fakat şimdilerde ondan nasipsiz yalnız Çeşme’nin önüne arabamızı eyleyip, bacası tüten bir hane, bir Adem arıyordu gözlerimiz.Bir zaman sonra, alt taraftaki bahçelerin arasından Muhtar Remzi YETİŞKİN bulunup geldi. Habersiz ve vakitsiz misafirlerine şaşkın ve şaşıran nazarlarına, memnuniyet tebessümlerini de ilave ederek “Hoşgeldiniz” dedi. Biz de, Fırat Vadisinin kara renge boyandığı ve karanlığın çoktan çöktüğü akşamın kızıllığında, dinliyoruz köyün tarihçesini.
Köy, Gediğin ve Mevzinin Sırtlarının Fırat’a nazır eteğine, Çayır ve Armut Düzü bağlarının üstündeki derenin kuytusuna doğru kurulmuş. Köy, tepenin güney yamacına yaslanmakla sırtını sağlama aldığı gibi, güneşin doğumundan uzak dağlar üzerinden sararıp batıp gitmesine kadar seyrettiği, ısıttığı ve ışıttığı aydınlık bir Anadolu Köyü. Köyün ve kurulduğu yerin güzelliğinden dolayı kadri kıymeti bilinsin, atılmasın unutulmasın diye “Atma” ismi verilmiş. Evler, ustaların murclarından terbiye görmüş ve güneşi gördükçe sağlamlaşan beyaz pur taşından yapıldıklarından göz ve gönül okşayan bir görünümde. Ancak birçoğu çatısı çökmüş haliyle harabeye dönmüş durumda. Muhtar, ecdadından köyünün isminin içine konan nasihat ve vasıyetin, pek dinlenmediğinden bahisle az sitem ediyor köylülerine: “İnsan hiç olmazsa ata yurdu, ana ocağı olan, içlerinde nice mutlu günlerin ya da binbir ızdırapla yaslı günlerin yaşandığı hatıraların hürmetine, gelip evlerinin bari çatısını yaptırmazmı?. Bakın teker teker yıkılıyorlar. Belkide bu haneler, terkedilmişliğin kahrı ve hüznüyle bir bir viran oluyor. ”Köye ilk gelip yerleşen ve bugünde devam eden üç sülale varmış: Abdikler (Yetişkinler), Kalogiller (Gökalpler) ve Köklüler.
Eskiden 45 hane olan köy, şimdi 7 haneye düşmüş. İstanbul’da 30 haneleri ve başkanlığını Hüseyin KÖKLÜ’nün yaptığı ”Atma Köyü Derneği” varmış. Şimdi tamamı 86 davar ve 24 sığırın kaldığı köylerinde, eskiden 3 000 davar ve 400 sığır varmış. Köyün arka yüzündeki Yazyurdu, Sırpuğuru, Kurunlar ve Uzunhanlar tarlaları bir karış bile boş yer kalmadan ekilirmiş. Oysa şimdi saban demirine ve rençberinin nasırlı elleriyle bağrına saçtığı tohuma hasret bu tarlalar. 1944 de açılan köyün ilkokulu, 1987 de kapanmış.
Köyün, Fırat kıyısında Çakşur Mezra’sı varmış ve esas verimli arazileri de o mevkideymiş. Eskiden 8-10 hanenin kaldığı o yerde şimdi kimse kalmıyormuş. Bu mezrada Honişlek’de “Ziyaret” kabül edilen, bazı dertlere derman, yaralara merhem şifalı bir su varmış. Yine o civarda Verana’da kilise kalıntıları ve peyleri hala belliymiş. Eskiden, Bağırsak Çayı’nın üzerindeki su değirmenlerinde öğütürlermiş buğdaylarını. Karşılarda Munzur Dağlarının eteklerindeki uzak komşuların minarelerinden Akşam Ezanı’nın okunmaya başladığı, Dedek, Koçkar ve Oğuz’un titreyen ışıklarının göz kırpmaya başladığı, hüzün vaktinde ıssız köyü dağlara emanet edip ayrılıyoruz.
Köyün Sınırları: Doğusu; Nezgep Çayını takip eden Kom Tarlanın Başı, Ayı Yatağı, Kıraçların Tepe, Çatalsöğüt ve Sarıtaş’ı takiben Fırat Nehri, Batısı; Reşoli Çayı takiben Yıkılganın Dere, Kuzeyi; İt Kayasını takiben Korkop Çayı, Güneyi; Fırat Nehri ile Çevrik.
AYRANPINAR KÖYÜ (Marik)
Sırtını Cılakkor Dağına yaslamış Kartalkaya’nın eteklerinden gece gündüz Kemah’ı seyreden bu köyümüz, ilçeye 7 km uzaklıkta. Muhtar Baki GÜRKAYNAK köyünün kışın 14 hane kaldığını, yaz aylarında ise 60 haneye kadar çıktığını söyledi.
Köy yeni ismini, Yukarı Göl’ün buz gibi, ayran berraklığında akan Ayranpınarı suyundan almış. Eski ismininin menşei hakkında ise, değişik rivayetler varmış. Bir rivayete göre; Marik ismi Meryem isminden galat Maria yada Mary imiş, zamanla kullanıla kullanıla Marik halini almış. Diğer bir rivayet de, köyün şairi Muzaffer İNCEGÜL’ün anlattığına göre, Evliya ÇELEBİ Seyahatname’sinde bu köyden “Mübarek Köy” diye bahsediyormuş. Mübarek ismi zamanla söylene söylene Marik olmuş.
Köyün hemen girişinde, Buz Pınarı namıyla kadimden kalma bir pınar karşılıyor gelenleri. Pınarın suyu “Buzhane” dedikleri, köyün üst tarafındaki derin mağaralardan geliyormuş. Bu mağaralar tabiat harikası görülmeye değer yerler. Yaz aylarında içerisi kalıp kalıp buz üretip bu ismi fazlasıyla hakkettiği gibi; kapılarından da split klimaları utandıracak kadar soğuk hava üflüyor. Eskiden Kemah’ın bütün ağaları, beyleri ağustos sıcağındaki hararetlerini buradan giden buzlarla söndürürlermiş.Bugün bile, derilere basılan hakiki tulum peynirleri bahar mevsiminden, son güze kadar burada saklanıyor. Muhtar “Kış aylarında mağaranın içerisi, Allah’ın işine bak ki; ocaktaki çorbayı donduran Zemheri soğuğunda bile insanı terletir.” dedi.
Birinci Cihan harbinden evvel 150 hane olan bu köyümüz gurbete adam göndermeye ta padişahlık döneminde başlamış. İlk zamanlar kuru kahvecilik ve çaycılıkla işe başlayan bir vakitlerin Dutluçeşme,Bağlararası ve Beybörek tarlalarında çift sürüp rızkını topraktan kazanan Marikliler, şimdi 250 haneye varan nüfuslarıyla İstanbul’da kuyumculuktan saatçiliğe, parfümeriden elektroniğe kadar birçok sahada ticari faaliyetlerde bulunduklarını beyan ettiler
Bu köyün bir de “Ayranpınar’dan Ahmet Dayı” namıyla maruf, 90 yaşında zamanenin delikanlılarını cebinden çıkaracak, pir-i fani bir “dayısı” var. Rahmetli Menderes, uçak kazası geçirdikten sonra yurda dönüşünde, Ahmet Dayı Galata Köprüsünün üzerinde kendisini Menderes’in arabasının önüne atmış ve gidip elini öpmüş. Başbakan’da onu Beyoğlu’na kadar yanında götürmüş. Ekabirle hasbihali evveldenberi kavi olan Dayı,yine Tek Parti döneminin başbakanlarından Recep PEKER’i, Kemah tren istasyonundan trenle geçerken yakalamış ve buğdayını iyi değil diye kabül etmeyen ofis görevlilerini ona şikayet etmiş. Mendilinde sakladığı buğday tanelerini göstererek “Efendi!bu buğdayı varlıktan değil, yokluktan getirdim ve çoçuklar evde ağlıyor” deme cesaretini gösterebilmiş bir Osmanlı. Başbakan da bu samimi ve haklı yakarışın hürmetine ofis görevlilerine derhal talimat vererek Ahmet Dayı’nın sorununu halletmiş.
Tahrir Defterlerindeki bu köyle ilgili kayıtlara göre,16.yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemli ölçüde gelişme kaydeden köy,1516 da Sancak-beyi haslarına dahil olup, bu tarihte 36 hane, 1568 de ise 111 hane.Mahsullerini buğday, arpa, darı, şıra, bal, bostan ve pamuk teşkil etmekte ve vergi hasılı 1516 da 14 000, 1568 de 30 000, 1591 de ise 50 000 Akça’dan müteşekkil bulunmakta idi.
Sararmış sonbahar yapraklarının arasından nazlı nazlı Fırat vadisini ve onun tarih kadar eski olan sinesinde Kale’nin dibindeki Kemah’a nazar eden bu köyü, Kartalkaya’nın eteklerindeki kadim nöbetiyle başbaşa bırakıp ayrılıyoruz. Vedalaşırken, mektep-medrese görmemiş, fakat şair olan gülsimalı İNCEGÜL’ün hitam-ı misk bir şiiri ve hikayesini dinleyince bu güzel belde ancak bu kadar öz ve özet anlatılabilir deyip sözü kendisine bırakıyoruz. “Gurbet elde birgün bana “Memleket nire hemşehrim?” diye sordu birisi, ben de bir şiirle, şiir kadar şirin ve güzel olan memleketimi şöyle anlatmıştım:
“Çok meşhurdur benim köyümün buzu
Berberi zeminin hamarat kızı
Buzu tuzu kızı meşhur ilçemin
Kadı kabanından Çığrık taşına
Çıkabilsem Çılakkor’ın başına
Seyreylesem Karadağ’ı Munzuru”
Muzaffer İNCEGÜL
Köyün Sınırları: Doğusu; Refahiye Caddesi takiben Kuruköprü,Batısı; Selah Gediği,Sulak,Sunguru Şehir yolu takiben Ezan Gediği, Kuzeyi; Kuruköprü’yü takiben Galapertek deresi, Sinor Sırtı ve Kurun, Güneyi; Uru şehir yolu takiben Ezan Gediği.
Kaynak:
Kemah Kitabı,Bir Derkenar
Yılmaz Kurt (Eski Kemah Kaymakamı
BEŞİKLİ KÖYÜ (Ardos)
İhtişamlı bir kaleyi andıran Kalacık Tepesi’nin karşısındaki Taht Tepesi’nin altındaki derenin kenarına kurulan köye girdiğimizde, çoğunluğu yıkık ve viran evlerin birinden hayat emaresi olacak kadar yorgun yorgun bir duman tütüyordu.Yıllardır kavurucu sıcaklar, dondurucu soğukların gadrine bir de terkedilmişliğin kahrıyla haneler, bir hayalet köyün yapıları gibi harabe bir vazıyetteydi.
Dumanı tüten evin damına geldiğimizde, aşağıdan köyün yalnız ağabeyisi hükmünde evsahibi Ağabey AKDOĞAN ve refikası “Hoşgeldiniz” deyip karşıladılar bizleri.
Buranın(Orta Mahalle) daha üst tarafında Yukarı Mahalle, aşağıda Erzincan asfaltının yanında da Aşağı Mahalle varmış. Eskiden 70 hane olan bu merkezde, yazları gelenler olsa da şimdi yalnız kendisi varmış. O da bugün yarın aşağıya taşınıyormuş. Aşağı Mahalle’ye ilk olarak muhtar Hasan KÖSE gelip yerleşmiş ve en son zelzeleden (1992) sonra da diğer köylülper buraya akın etmişler ve şimdiden 9 hanelik durumuyla bile fevkalede bir köy görünümünde.
Yukarıda Kırmızı Dağ’dan kopma ve aynı zamanda “Ziyaret” addettikleri Büyük Göl dedikleri bir göl varmış. Burada”Köy işi, hanı ya kurban keseriz” dedi köyün ağabeyisi 78 lik dede. Çermeler mevkisinde şimdi battal olan bir su değirmenleri varmış önceleri.
Tahrir Defterlerindeki kayıtlarda, bu köyün 16.yüzyıl boyunca hiçbir inkişaf göstermediği, 1568 de 2 hane ve 1591 de 3 hane olduğu, mahsulleri buğday ve arpadan müteşekkil olup, vergi hasılının da tahminen 1568 de 910 ve 1591 de 2 100 akça olduğu gösterilmiştir.
Köyün Sınırları: Doğusu; Deve Böğürten, Palutlu Sırtı Tepesi ve Fırat Nehri, Batısı; Kıran Uçuran, Sığın Tepesi, Kurtigler Deresi ve Dede Çeliği, Kuzeyi; Kurugöl Yaylası ve Çırpancıl Yaylası, Güneyi; Fırat Nehri.
Kaynak:
Kemah Kitabı,Bir Derkenar
Yılmaz Kurt (Eski Kemah Kaymakamı)
*****BEŞİKLİ KÖYÜNDE SÜLALE ADLARI:*****
KURT AİLESİ--------KÜRTOĞLUGİL
ÇAKIR AİLESİ-------EYİPGİL
ÇOŞKUN AİLESİ----HACOĞLUGİL
TANOĞLU AİLESİ---TANOĞLUGİL
ATAR AİLESİ---------DALAŞLAR
TOSUN AİLESİ------TOSUNOĞLUGİL
KAÇAR AİLESİ-------BILLOGİL
AYAN AİLESİ--------BORROGİL
KIRAN AİLESİ-------GILANLAR
BAYDILLI AİLESİ---ALLİKLER
ZORLU AİLESİ------CİTTOGİL
ESER AİLESİ--------PAŞAGİL
ÖZEL AİLESİ-------ĞAKGOGİL
TOKSOY AİLESİ----TUZEKENGİL
TEKİN AİLESİ-------LAGOGİL
AKDOĞAN AİLESİ--AĞAGİL
YÜKSEL AİLESİ-----SEYİTAĞAGİL
KÖSE AİLESİ--------KÖSEGİL
KURNAZ AİLESİ-----ĞURMAŞGİL
İNCE AİLESİ--------KOMLUGİL
EROĞLU AİLESİ----EROĞLUGİL
VARLI AİLESİ-------VARLIGİL
***GEL DE GÖR***
BEŞİKLİ KÖYÜ MUNZURA KARŞI
KÖYE BAKIYOR GÖLGE TAŞI
ÇERMELER SIĞIN SEBENİN BAŞI
GEL DE GÖR BEŞİKLİ KÖYÜNÜ
HER SABAH KUŞLAR ÖTÜŞÜYOR
KÖY MEYDANINA ÇOBAN KOŞUYOR
KOYUNLAR MELEŞİP KUZULAR OYNAŞIYOR
SARI KIZ BUZAĞI ŞÖYLE DURSUN
ÇİL HOROZ BİLE ÇOŞUYOR
GEL DE GÖR BEŞİKLİ KÖYÜNÜ
KÖYÜN ÜSTÜNDE ARDOS GÖLÜ
YOKUŞTUR GAZİGOLLA YAYLA YOLU
EZELTERİ SARI ÇİÇEK GELİNCİK PULU
GEL DE GÖR BEŞİKLİ KÖYÜNÜ
MUSTAFA DERKİ KULAK VER SÖZE
BİN YIL GEÇSE TOZ KONDURMAYIZ ÖZE
SUYU ÇOK SOĞUK TANOĞLU GÖZE
ALAMAN İSTANBUL ANKARA NE HACET
GEL DE GÖR BEŞİKLİ KÖYÜNÜ